GÖRÜNÜRDE DÜŞÜK RİSKLİ KARDİYOLOJİ AYAKTAN HASTA POPÜLASYONUNDA SUBKLİNİK KARDİYOVASKÜLER FENOTİPLER

Haşim TÜNER, Yasin ÇAKILLI, Enes ALIÇ, Medeni KARADUMAN, Ali Nail KAYA, Cemre TURGUL, Shahriyar RUSTAMOV, Özge Özden KAYHAN

Dicle Tıp Dergisi - 2026;53(3):595-603

Department of Cardiology Istanbul Arel University Memorial Bahcelievler Hospital, Istanbul, Türkiye

 

Amaç: Rutin kardiyoloji poliklinik pratiğinde düşük riskli olarak sınıflandırılan hastaların kardiyovasküler açıdan minimal risk taşıdığı varsayılmaktadır. Ancak geleneksel risk değerlendirme yaklaşımları çoğunlukla belirgin klinik olaylara odaklanmakta ve erken dönemdeki biyolojik, elektriksel, fonksiyonel ve yapısal anormallikleri gözden kaçırabilmektedir. Görünürde düşük riskli hastalarda sınırlı sayıda klinik olarak baskın belirtecin subklinik kardiyovasküler kırılganlığı açıklayıp açıklayamayacağı net değildir. Bu çalışmada, düşük riskli kardiyoloji polikliniği hastalarında subklinik kardiyovasküler kırılganlığın ve bunu belirleyen baskın klinik sinyallerin değerlendirilmesi amaçlandı. Yöntemler: Bu retrospektif gözlemsel çalışmaya, bir kardiyoloji polikliniğinde değerlendirilen 18-75 yaş arası 476 erişkin hasta dahil edildi. Önceden tanımlı kardiyovasküler hastalığı veya majör kardiyak komorbiditesi olan hastalar çalışma dışı bırakıldı. Klinik özellikler, laboratuvar bulguları, elektrokardiyografi, efor testi ve transtorasik ekokardiyografi verileri içeren rutin poliklinik kayıtları incelendi. Subklinik kardiyovasküler kırılganlık; inflamatuvar, elektriksel, fonksiyonel veya yapısal alanlardan en az birinde anormallik saptanması olarak tanımlandı. Subklinik kardiyovasküler fenotiplerin klinik olarak baskın belirleyicilerini ortaya koymak amacıyla çok değişkenli analizler yapıldı. Bulgular: Hastaların %30,0'unda subklinik kardiyovasküler kırılganlık saptandı. Birden fazla klinik, biyokimyasal ve fonksiyonel parametrenin bu fenotiple ilişkili olduğu gözlenmekle birlikte, klinik açıdan anlamlı ilişkinin büyük bölümü sınırlı sayıdaki değişken tarafından belirlendi. Güncel sigara kullanımı, efor testinde iskemik ST-segment depresyonu ve yüksek hs-CRP düzeyleri en güçlü ilişkileri gösterirken, diğer faktörlerin genel risk profiline katkısı daha sınırlı düzeyde kaldı. Sonuç: Düşük riskli olarak sınıflandırılan kardiyoloji polikliniği hastalarının önemli bir kısmında, rutin poliklinik değerlendirme ile saptanabilen subklinik kardiyovasküler kırılganlık mevcuttur. Bu fenotip ile çeşitli faktörler ilişkili olsa da, klinik olarak eyleme dönüştürülebilir riskin büyük kısmı sınırlı sayıdaki baskın sinyal tarafından açıklanmaktadır. Basit poliklinik belirteçlerinin fenotip odaklı yorumlanması, risk sınıflandırmasının daha hassas yapılmasına katkı sağlayabilir ve görünürde düşük tahmini riske rağmen daha yakın kardiyovasküler izlem gerektiren bireylerin belirlenmesine yardımcı olabilir.