ŞİZOFRENİDE DOPAMİN HİPOTEZİNİN MOLEKÜLER TEMELLERİ

Burcu ÇAYKARA PERAN

Psikiyatride Güncel Yaklaşımlar - 2026;18(2):452-465

University of Health Sciences, Istanbul

 

Şizofreni, sanrılar, varsanılar gibi pozitif semptomlar ile aloji, avolüsyon gibi negatif semptomları içeren kronik bir psikiyatrik bozukluktur. Toplumda yaklaşık %1 oranında görülen hastalığın etiyolojisi tam bilinmemekle birlikte, genetik ve çevresel faktörlerin etkileşimiyle frontal ve temporal lobları etkilediği düşünülmektedir. Dopamin hipotezi, şizofreninin patofizyolojisini açıklayan temel teorilerden biridir ve amfetamin gibi dopamin artırıcı maddelerin psikotik semptomları tetiklediği gözlemlerine dayanır. Postmortem beyin örneklerinde dopamin yoğunluğu ve D2 reseptörlerindeki artışlar bu hipotezi destekler. Şizofrenide D2R ekspresyonundaki değişiklikler ve dimerizasyon, hastalığın moleküler temelinde önemli rol oynar. Ancak, dopamin hipotezi, semptomlarla dopamin düzeyleri arasındaki tutarsızlıklar ve negatif/bilişsel semptomlarda antipsikotiklerin sınırlı etkisi nedeniyle eleştirilmektedir. Glutamat, GABA ve serotonin gibi diğer nörotransmitter sistemleri de şizofrenide rol oynar. Özellikle NMDA reseptör hipofonksiyonu, nörogelişimsel ve nörodejeneratif süreçlerle ilişkilendirilir. Genetik çalışmalar, ZNF804A, BDNF ve HLA gibi genlerdeki varyasyonların hastalık riskini artırdığını gösterir. Epigenetik mekanizmalar da gen ekspresyonunu etkileyerek patofizyolojiye katkıda bulunur. Şizofreni, dopamin disfonksiyonunun ötesinde, çok faktörlü bir modelle açıklanmalı; glutamaterjik, serotoninergik ve immün yolları hedefleyen yeni tedaviler umut vadetmektedir. Bu çalışma, dopamin hipotezinin geçerliliğini moleküler kanıtlara ve literatürdeki ilgili bulgulara dayandırarak tartışmaktadır.